Ara... Boşluk... Kendinden kaçmanın içindeki yeni adı. Bunca zamandır kelimelerinden kaçışının cevabını vermekte zorlanıyorsun. Oysa dönüp dolaşıp geleceğin yer yine kelimeler dükkanı oldu. Senelerdir vazgeçemediğin tek şeye, harflerin ahengine takıldın yine. Delirmelerden geldiğin şimdiki yerde eski sayıklamalarını aradığını mı düşünüyorsun, yoksa bilmem kaç kere vazgeçişlerinin acısını mı çıkartıyorsun bu kaçışlarla ha? Kimse bilemez oysa. Senden başka kimse bilemez sırılsıklam çıktığın limanlarda ıslaklığın aslında ruhuna işlediğini. Sahi yüzleri neye benziyordu vazgeçişlerin? Kaçışların vücutları nasıldı? Artık bir önemi kalmadı. Sıcak bir gövdeyle, güneş gibi bir yürekle dinlendirdin ruhunun nemli yanlarını... Peki şimdi ne kaldı yazacak geriye?
Daha çok şey varmış oysa yazılacak geriye... Senden sonra geleceklere söylemen gereken bir çok şey. Çünkü her vazgeçişin insanı 'buna değecek mi?' diye soracaktır kendine. Sorduğu soruların cevapları sende. Sende gizli cevapları söylemek zorundasın onlara. İşte bu yüzden kelimelerinden kaçamazsın.
"Allah ne bilsin benim derdimi abi be ya? manitası mı olmuş hiç? ben sana ediyom duayı. sen gider anlatırsın." diyenlerin susmayan ellerisin. Koşmaya devam. Yol da bizimle koşarsa biter mi bu yol diyorlar. Biter... Sen kafanı yorma, biter...
Hoşbuldum...
24 Mart 2010 Çarşamba
Kabus...
ömre bedel bir beş dakika daha
de ki
sen unut bazı şeyleri bazı şeyleri ben
de ki gidiyorum ben, ama seni seviyorum
sevdiğimden gidiyorum
git derim bende sana
git
beş dakika ver bana yalnız
o beş dakikada hiç sevmediğim gibi severim seni
ömrün boyu inanacağın yalanlar söylerim
hiç öpmediğim gibi öperim
elele tutuşuruz
gözyaşlarım donunca yanağında üşürsün rüzgarda
o beş dakikada, beş dakika da olsa unuttururum sana herşeyi
beş dakika biter
nazikçe ittirirsin bedenine yapışan bedenimi
havada uçuşan kokularımızı çekeriz ciğerlerimıze ağlamamak için
usulca giyeriz montlarımızı
soğuktan donan ellerimi acıtır fermuar
son kez yürürüz ellerim ellerinde
söz verdiğim gibi git derim ben sana
elin havada kalır, içim sende...
de ki
sen unut bazı şeyleri bazı şeyleri ben
de ki gidiyorum ben, ama seni seviyorum
sevdiğimden gidiyorum
git derim bende sana
git
beş dakika ver bana yalnız
o beş dakikada hiç sevmediğim gibi severim seni
ömrün boyu inanacağın yalanlar söylerim
hiç öpmediğim gibi öperim
elele tutuşuruz
gözyaşlarım donunca yanağında üşürsün rüzgarda
o beş dakikada, beş dakika da olsa unuttururum sana herşeyi
beş dakika biter
nazikçe ittirirsin bedenine yapışan bedenimi
havada uçuşan kokularımızı çekeriz ciğerlerimıze ağlamamak için
usulca giyeriz montlarımızı
soğuktan donan ellerimi acıtır fermuar
son kez yürürüz ellerim ellerinde
söz verdiğim gibi git derim ben sana
elin havada kalır, içim sende...
12 Şubat 2010 Cuma
Say ki bu gidiyor adam
Bütün kıyıları kurşunlamış , bütün suları bıçaklanmış bir denizdeyim.
Rengine rehnedilmiş bir gece giydiriyorum üstüme.
Bir sitem iliştiriyorum usulca yokluğuna.
Bir bilsen aklımdakini!
Sustumsa alıngan bir cümlenin kahrını düğümlemeyesin diye.
Sen ki ilk vazgeçemeyişim, ilk kıskançlığım,
ilk ömrüme yazdığım, uzaklardan sevdalandığım, kızdığım, affetmediğim, affedemediğim.
Olmayacak bir duaya amin demek gibi sevdiğim , hep geç kaldığım.
Saatini şaşırmış dönüşlerin bir anlamı yok.
Say ki bu adam gidiyor, karanlığın ve kalabalığın zifirine savurmuş yüreğini..!
Aklında hep sen, ayaklarında bir eşkıya sessizliği,
Bir intihar cesaretiydi varlığına, dopdolu varlığına tutulmak.
Sevdikçe bir yıkımı çoğaltıyordum içimde darağacı lezzetinde .
Say ki bu adam gidiyor
ayrılığın izini, sessizliğe gürültüsünü savurmuş bir kenera.
Say ki bu gidiyor adam ,
aklı şaşmış yollarınınaçlığıyla.
Senin ki sesin rüzgar, varlığın hayal, renklerin uçuk ve tebessümlerin kaçamak.
Gölgemden sıyrılıp , yol yordam bilmez düşlerimi adımlıyorum.
Sen ki mavi bir abdest alıp tesbihi eksik gecelerimde içimde namaza duran sevda.
Yokluğa açılan kapının eşiğinden gitmeye geç kalmış adam.
Rengine rehnedilmiş bir gece giydiriyorum üstüme.
Bir sitem iliştiriyorum usulca yokluğuna.
Bir bilsen aklımdakini!
Sustumsa alıngan bir cümlenin kahrını düğümlemeyesin diye.
Sen ki ilk vazgeçemeyişim, ilk kıskançlığım,
ilk ömrüme yazdığım, uzaklardan sevdalandığım, kızdığım, affetmediğim, affedemediğim.
Olmayacak bir duaya amin demek gibi sevdiğim , hep geç kaldığım.
Saatini şaşırmış dönüşlerin bir anlamı yok.
Say ki bu adam gidiyor, karanlığın ve kalabalığın zifirine savurmuş yüreğini..!
Aklında hep sen, ayaklarında bir eşkıya sessizliği,
Bir intihar cesaretiydi varlığına, dopdolu varlığına tutulmak.
Sevdikçe bir yıkımı çoğaltıyordum içimde darağacı lezzetinde .
Say ki bu adam gidiyor
ayrılığın izini, sessizliğe gürültüsünü savurmuş bir kenera.
Say ki bu gidiyor adam ,
aklı şaşmış yollarınınaçlığıyla.
Senin ki sesin rüzgar, varlığın hayal, renklerin uçuk ve tebessümlerin kaçamak.
Gölgemden sıyrılıp , yol yordam bilmez düşlerimi adımlıyorum.
Sen ki mavi bir abdest alıp tesbihi eksik gecelerimde içimde namaza duran sevda.
Yokluğa açılan kapının eşiğinden gitmeye geç kalmış adam.
15 Aralık 2009 Salı
Cennete kabul edilenin teşekkürü...
Sivrisinekten farkım: Yaşadıklarımdan dersler alıyorum. Yoksa aynı bataklıkta ölürdüm.Beatrice kollarıyla sardığından beri tüm benliğimi artık cehennemim cennet oldu. Yollarında gezindişğim kızgın taştan dağ patikaları yemyeşil ovalara dönmüş durumda.
Şimdi beni iyi dinleyin. Gözlerimin arkasındaki kum fırtınasının rüzgarını merak edenler, iyi dinleyin. Her fırsatta “Nerdesin, aklın nerde?” diye soranlar, iyi dinleyin. Dünyanın yanlızca bilinen karalardan ve denizlerden ibaret olduğunu sananlar siz dâhi; iyi dinleyin. Birazdan öğreneceksiniz siz yanlızlığıma tecavüz etmeye çalışırken nerede olduğumu. Ama önce hepinizi uyarmalıyım; yüreği tütmeyen hiçkimse anlayamayacak anlattıklarımı.
Burada korku lüks…Burada ölüm merhamet… Acı her erin değişmez tayını burada. Burada her şey her an karanlığı aratacak kadar aydınlık… Aşkın çölüne hoşgeldiniz. Uzaktan izleyin, siz buraya giremezsiniz. Sınır yok burada, mantık yok, kural yok… Delilik ve dahiliği, mantıksızlık ve cesareti ipince bir çizgi ayırır sizin dünyanızda. Burada çizgi yok. Unutmak yok burada, soğumaz hiçbir yürek, aşk güneşinin altında. Aşkın çölüne hoşgeldiniz. Üzgünüm, aşkı bilmeyenler, siz buraya ait değilsiniz.
Yalnız değilim sandığınız gibi. Tüm zamanların en büyük aşıkları burada. Sağımda Kays, solumda Ferhad’la her gün yürüyorum her gün. Juliet’in acısını hissediyorum her adımda. Kimse kimseyi tanımaz ama herkes herkesi bilir bu lejyonda. Burada hiçkimse “azab” kelimesinin kökünün lezzetle aynı olduğunu sözlükten öğrenmedi. Buradakiler başını aşka verdi, ama baş eğmedi. Yar için kendinden geçmek marifet değil burada. “Senin için senden bile geçerim.” diyemeyene yer yok aramızda. Buradaki her yürek bir dikene takılmıştır. Burada her nefes ağıt edilip bir güzele yakılmıştır. Burada her damla gözyaşı aşk için dökülmüştür. Gözyaşına doymaz aşk çölü. Bir tek yeşil ot vermez karşılığında.
Gözyaşlarımız göğe yükselirken seraplarda sevdiğimizin yüzünü görürüz her akşam üstü. Aşkımız hayallenir çölün alacakaranlığında. Aşıkların hasat şenliğine hoşgeldiniz. Üzgünüm, bizim gördüklerimizi göremezsiniz. Bin yıl yaşasanız da giremezsiniz bu lejyona yüreğiniz yanmadıkça. Ölseniz bile çıkamazsınız aşk ve onur yüreğinizde yaşadıkça.
Aşk; Beatrice! Hoşgeldin gök yüzlü, deniz gözlü. Beni cennetine kabul ettin, ruhum senin...
9 Kasım 2009 Pazartesi
Kimliksiz
öyle bir kıyıda, öyle bir buluşalım ki
o gün
seninle
çırılçıplak
kimliksiz…
Bulunduğum yerden kafamı yukarı kaldırıp sana bakıyorum. Kocaman kanatlarınla ne kadar da ihtişamlısın. Gzölerindeki parıltı ile içimi dolduruyorsun. Her gün sesin var. Her gün gülen sesin kulaklarımı şenlendiriyor. Bir sürü delice düşünce var beynimin kıvrımlarında... Ne kadar da çok gitmişsin ey Beatrice... Şimdi tam da gelmişken yanıma, ellerimden tutacaksan eğer, sabırla beklemeye razıyım. Huzur mu? Huzur sarılıp, koynunda uyutursan olacaktır... Bana bir adım; sana koşacağım...
anlatmaya kalksam, anlatacağım kişi de, anlatacağım şeye, anlatacağım şekilde dahil olacağı için; ve anlatacağım kişi bunu anlamak konusunda, ama öncelikle de kabullenmek konusunda zorluk çekeceği için; anlatacağım şey, hep anlatmaya çalıştığım ama hiç anlatamadığım, ya da hep anlattığım şeylerden anlaşılmayanların bir özeti, bir toplamı olduğu için; zaten, tam da anlatacağım kişi anlatacağım şeyi anlayamayacağı için anlatacak bir şeyim olduğu; anlatacağım şey benim olduğu kadar anlatacağım kişilerden de kaynaklandığı; ya da anlatacağım şey, anlattıkça var olduğu ve aslında tam olarak anlatmadığım için var olmaya devam edeceği; anlatacağım şeyi kendime bile doğru dürüst anlatamadığım halde her seferinde aynı şekilde yaşadığım için; anlatacağım şey, başkaları tarafından, anlatmayı çok istediğim için anlattığım bir şey şeklinde yorumlanacağı ama aslında anlatmak zorunda hissetmemek için elimden geleni yapacağım bir şey olduğu için; anlatacağım şeyi anlatarak anlatacağım şeyin düzelmesi pek mümkün olmadığı ama daha da ilerlemesi kuvvetle muhtemel olduğu için; hattâ anlatacağım kişi anlatacağım şeyi içten içe bildiği ve kabullendiği; anlatacağım şey, aslında anlatacağım kişilere dair olduğu halde görünüşte bana dair olduğu için; ve ayrıca anlatacağım şey, aslında hepten anlatılamaz bir şey olduğu, anlatılabilir hale gelmişse zaten anlatılmaması gerektiği, ve hattâ hattâ hiç anlatılmaması gerektiği için,
anlatmasam daha iyi…
o gün
seninle
çırılçıplak
kimliksiz…
Bulunduğum yerden kafamı yukarı kaldırıp sana bakıyorum. Kocaman kanatlarınla ne kadar da ihtişamlısın. Gzölerindeki parıltı ile içimi dolduruyorsun. Her gün sesin var. Her gün gülen sesin kulaklarımı şenlendiriyor. Bir sürü delice düşünce var beynimin kıvrımlarında... Ne kadar da çok gitmişsin ey Beatrice... Şimdi tam da gelmişken yanıma, ellerimden tutacaksan eğer, sabırla beklemeye razıyım. Huzur mu? Huzur sarılıp, koynunda uyutursan olacaktır... Bana bir adım; sana koşacağım...
anlatmaya kalksam, anlatacağım kişi de, anlatacağım şeye, anlatacağım şekilde dahil olacağı için; ve anlatacağım kişi bunu anlamak konusunda, ama öncelikle de kabullenmek konusunda zorluk çekeceği için; anlatacağım şey, hep anlatmaya çalıştığım ama hiç anlatamadığım, ya da hep anlattığım şeylerden anlaşılmayanların bir özeti, bir toplamı olduğu için; zaten, tam da anlatacağım kişi anlatacağım şeyi anlayamayacağı için anlatacak bir şeyim olduğu; anlatacağım şey benim olduğu kadar anlatacağım kişilerden de kaynaklandığı; ya da anlatacağım şey, anlattıkça var olduğu ve aslında tam olarak anlatmadığım için var olmaya devam edeceği; anlatacağım şeyi kendime bile doğru dürüst anlatamadığım halde her seferinde aynı şekilde yaşadığım için; anlatacağım şey, başkaları tarafından, anlatmayı çok istediğim için anlattığım bir şey şeklinde yorumlanacağı ama aslında anlatmak zorunda hissetmemek için elimden geleni yapacağım bir şey olduğu için; anlatacağım şeyi anlatarak anlatacağım şeyin düzelmesi pek mümkün olmadığı ama daha da ilerlemesi kuvvetle muhtemel olduğu için; hattâ anlatacağım kişi anlatacağım şeyi içten içe bildiği ve kabullendiği; anlatacağım şey, aslında anlatacağım kişilere dair olduğu halde görünüşte bana dair olduğu için; ve ayrıca anlatacağım şey, aslında hepten anlatılamaz bir şey olduğu, anlatılabilir hale gelmişse zaten anlatılmaması gerektiği, ve hattâ hattâ hiç anlatılmaması gerektiği için,
anlatmasam daha iyi…
28 Ekim 2009 Çarşamba
Ey Beatrice!
"Nel mezzo del cammin di nostra vitaMi ritrovai per una selva oscura
Che la diritta via era smarrita...
Yeter artık... Bana eşlik eden Virgilio'dan usandım. Ben artık Beatrice'mi istiyorum! Cennetimi yaratacak sevgili yar! Gel artık ne olur... Kendimi bu ormanda bulduğumdan beri, bir delilik var kafamda. Kurtulmam lazım bu kaostan, bu ormandan çıkmam gerekiyor. Bir el gördüğümde -bana rehber- bir umutla tutmam bundandır. Kandırılmışlar sahte cennetinde yaşlanmalar istemiyorum ben. Ey Beatrice, biliyorum oradasın, mavi ruhunla bekliyorsun beni. Yorgunum artık, gel ne olur, kurtar beni. Bitsin bu acı dolu komedyam...
"mutsuzluk içindeyken, mutlu zamanları
anımsamaktan daha büyük acı yoktur"
Dante Alighieri
26 Ekim 2009 Pazartesi
Öğrenmek diye bir şey yok!
Öğrenmek diye bir şey yokmuş, öğrendim…İnsanları “kaybedenler” ve “kazananlar” diye ayıran kalın ve saydam çizgi bir gerçek, Yenildikçe öğrenmek, hatalardan ders almak, yaşananlardan ders çıkarmak yalan. Kimileri kaybeder, arar , acı çeker, sever, özler, vazgeçer, bekler hayatları boyunca. Diğerleri ise bulur, aranır, mutlu olur, sevilir, özlenir, kazanır, beklenirler daima. İnsanların arasında tek büyük ayrım budur aslında. Gece ile gündüzü düşün, siyah ile beyazı, karanlık ile ışığı, şeytan ile tanrıyı, günah ile sevabı... Hala anlayamadın mı ? Bunlardan hangisi ötekine dönüşebilir ki ? İkilem her yerde, her zaman ve aynı. Bu yüzden dünya mükemmel bir yer değil, bu yüzden birileri tok iken diğerleri aç, birileri zenginken diğerleri yoksul, birileri mutluyken diğerleri mutsuz…
Anlasana ! Tarihin hiçbir noktasında tüm insanlar mutlu olmadılar, gelecekte de olamayacaklar. Çünkü birilerinin mutluluğu diğerlerinin mutsuzluğunu gerektirecek daima. Savaş bu yüzden var, acı bu yüzden var. Aşk; bu yüzden var…
Her tuzaktan, her yıkımdan, her kayıptan ve terk edilişten sonra teselliyi arıyoruz aynı yalanlarda. “dersimi aldım, bir daha olmaz” diyoruz, “bana çok şey öğretti” diyerek kendimizi kandırıyoruz. Bu çok saçma ve acınası bir düşünce aslında. Kabul etmek zoruna gidiyor, biliyorum ama inkar edemeyecek kadar içindesin gerçeğin. Kaybetmenin bir yüceliği yok, yitirmenin tesellisi yok, reddedilmenin asaleti yok. Sen kaybedensin, istenmeyensin, yalnız ve de çirkinsin.
Bize sonsuz kudreti olan sevgi dolu bir tanrıdan söz ediyor kitaplar. İstese her şeyi düzeltebilecek kadar güçlü bir yaratıcıdan. Ama o bile “iyi” ve “kötü” olarak ayırıyor bizi, şeytana teslim ediyor zayıf olanlarımızı. Ve onun cenneti, cehennemi var. Bazılarımızı ödüllendirip bazılarımıza işkence edecek ölümden sonra, bu dünyada çektiklerimiz yetmiyormuşçasına.
Gözlerini aç ve anla. Beyaz sayfalara kendi kanınla yazdığın tüm o cümleler, aldığın kararlar, ettiğin yeminler ve tövbeler… Hepsi yalan bunların. Sen neysen osun ve öyle kalacaksın. Hep yenildin ama yarın yine kavga edeceksin, hep yanıldın ama bu gece yatağında yine hayaller kuracaksın, hep kandırıldın ama inanmayı sürdüreceksin, hep terk edildin ama sen yine tereddütsüz seveceksin.
Bunları duymak istemiyorsun, biliyorum. Gerçeğin yerine yalanı, yıkımın yerine umudu tercih ederdin şu anda. Ama en büyük günahımız da bu olmadı mı tarih boyunca ? aşktan kalbi kırılanlara “Unutursun”, ölüm döşeğindeki hastaya “iyileşeceksin”, hiç birşeyi olmayan zavallılara “her şey düzelecek” demedik mi hep ? Kendimizi ve birbirimizi kandırdık bilerek.
Oysa siyahı beyaza çevirmiyor hiçbir umut ve çaba. Aynı tuzağa defalarca düşeceksin, sana gülümseyen her insanı seveceksin, her sevdiğin tarafından terk edileceksin, her isteyene yardım edecek ama düştüğün zaman yalnız olduğunu göreceksin. Yine de gülmeyi hiçbir zaman unutmadın ve asla vazgeçme bundan. Ama güldüğünden çok daha fazla ağlayacaksın.
Haydi şimdi başını yastığına göm ve öl. Yarın çekeceğin acılar, taşıyacağın yükler ve yaşayacağın yıkımlar var önünde. Bu gece iyice dinlenip sabaha güçlü uyanmalısın, uyanmalısınki daha büyük daha da büyük ölmelisin...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
